Beslenme Akımları Üzerine Bir Yazı Önceki Bademli Karnabahar Ekmek Sonraki “Raw” Çikolatalı Ganaş...

Beslenme Akımları Üzerine Bir Yazı

Bundan 28 sene önce, daha ülkemizde “sağlıklı beslenme” konusu çok fazla tartışılmazken, sağlıklı gıdalar ve hatta bitkisel ilaç yapma iddiası ile yola çıkmış ve Doğa Bitkisel Ürünler’i kurmuştuk. Sonraları bitkisel ilaç üretme hayalimiz, bu alanı düzenleyen bir kanunun olmaması sebebiyle suya düşse de, hayatımıza fonksiyonel, katkısız, doğal gıdalar üreterek devam ettik.

Türkiye’nin ilk sağlıklı/fonksiyonel gıda markasını yaratmış bir ekip olarak, her gün bir yenisiyle tanıştığımız, beslenme akımlarına fazlasıyla aşinayız. Uzun yıllardan beri, her bir beslenme akımının amacını ve felsefesini anlamaya çalışıyoruz ve bu akımlara yönelik ürünler geliştirmek bize heyecan vermeye devam ediyor. Tüm bu akımlarla olan ilişkimiz, 28 yıl sonra, bugün Kocamaar’daki ürün portföyümüzün de bel kemiğini oluşturuyor. Markamızın varoluş nedenlerinden bir tanesi, bu farklı beslenme akımlarına yönelik, insanların gönül rahatlığıyla kullanabileceği, katkısız, doğal, yerel ve yenilikçi ürünler sunmak.

Bu yazıda söz konusu akımları kısaca incelemek istiyoruz, zira görüyoruz ki bilinçli ya da bilinçsiz olarak bu akımlar hepimizin hayatını çok daha fazla etkiliyor artık. Gün geçmiyor ki, hiç ummadığınız bir yakınınızın “şekeri hayatımdan çıkardım” dediğini ya da “vejeteryan oldum, et yemiyorum” dediğini duyuyoruz. Peki neden?

Çünkü Korkuyoruz…

Öncelikle zorunluluktan… Gün geçtikçe artan gıda alerjileri, bağışıklık hastalıkları ve belki nedenini bir türlü bilemediğimiz rahatsızlıklarımız, önce vücudumuza ne aldığımızı irdelemeye itiyor bizleri… İrdeledikçe bir şeylerin yanlış olduğunu görüyor ve korkuyoruz. Bugün gelinen noktada insanların büyük çoğunluğunun gıda satın alma kararlarını “korku” şekillendiriyor. Bu sağlıklı bir durum olmamakla birlikte, çok da doğal bir tepki… Peki bize yediklerimizle ilgili “korku” yaşatan noktaya nasıl geldik?

“Tüketmek” için Üretmek?

Öncelikle 20. Yüzyılın başlarına gidelim; 31 yıl içinde 2 büyük dünya savaşına imza atan bir nesil; bu iki savaşta, o dönemdeki Dünya nüfusunun 4%’üne tekabül eden, 80 Milyon’a yakın insanın hayatını kaybetmesi ve ardından gelen bir yeniden yapılanma, ekonomik büyüme ve toplumsal “barış” dönemi… Savaş sonrası hızla çoğalan dünya nüfusu, 1950’de 2 Milyara ulaşırken; bugün ise 7,2 Milyarlarda seyretmekte… Bu kalabalıkta, sistem “tüketmek için” üretmek üzerine kurulunca, böyle bir hıza ne topraklar; ne de kaynaklar dayanabilirdi zaten.

Sistemin Tezatları ve “Mecburen” Ortaya Çıkan Yeni Beslenme Akımları

İnsanoğlu, yani bizler, “endüstriyel kalkınma” adı altında, önce doğal kaynakları yok ederek, dünya nüfusunun doğal yollardan beslenmesini imkansız hale getirdik. Daha sonra da mecburen, gelişmiş teknolojimizle doğal olmayan gıdalar yarattık. Buna rağmen, bugün hala dünyanın belli noktalarındaki insanlar açlık seviyesinin altında yaşarken; refahın yüksek olduğu bölgelerde ise obezitenin önemli bir sorun haline geldiğini görmekteyiz. Beslenme ve yaşam tarzına bağlı olarak ortaya çıkan bir çok hastalık da cabası… Fazla beslenmek bir sorun, yapay beslenmek ise bir başka sorun; ama yalnızca refah seviyesi yüksek ülkelerin sorunu… Durum böyle olduğu için de; her geçen gün yeni bir beslenme trendinin tartışılmakta olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Tüm bu trendler de, elbette yine, refah ülkelerinden çıkmakta… Peki doğrusu ne? Paleo mu? Raw, yani Çiğ beslenme mi? Akdeniz diyeti mi? Şekeri hayatımızdan nasıl çıkarabiliriz? Vegan beslenme insanoğlunun yapısına uygun mu gerçekten? Gibi soruların peşinde mutfaklarımızı mümkün olan en iyi şekilde donatmaya çalışıyoruz.

Bunların herhangi birini yerecek ya da savunacak değilim, tek bildiğim hepsinin bir felsefeye dayanıyor olması…

Paleo tarzı beslenme, işlenmiş gıdaları dışlayarak, taş devri diyetine dönmeye çalışırken; Raw, yani çiğ beslenme de gıdaların besin değerlerini koruma amacıyla pişirilmeden yenmesini savunuyor. Tabii, çiğ beslenmenin orijinalinde hayvansal ürünler olmadığından, Vegan beslenme tarzının bir alt açılımı gibi de görülebilir. Öte yandan Veganlar biraz da dünyadaki yaşamın sürdürülebilir kılınması kaygısıyla, hayvansal ürünlerin, onlara gerçekten ihtiyacı olan hayvanlara bırakılması gerektiğini savunuyor. Mesela, Çölyak hastası olmadıkları halde bir çok insanın glütensiz beslenerek kendini çok daha sağlıklı hissettiklerini anlattıkları yazıları okuyoruz. Süt alerjili çocuklar doğuruyoruz mesela, sütün içinde doğal olarak bulunan, laktozu bir çok insanın sindiremediğini görüyoruz… Bu paragrafa devam etsem, sonsuza uzayabilir…

Benim bu manzaradan bir çıkarımım var. Geldiğimiz noktada atalarımızın, aç gözlülükle yaptığı yanlışların bedelini ödemekteyiz. Hala da bu yanlışın üzerine gitmekte nedense ısrar ediliyor. Bu yanlışların üzerinde büyük bir endüstrinin döndüğünü de aklımızın bir köşesine yazmakta fayda var.

Doğal kaynakları yok ettiğimiz için, şu an dünya nüfusunu doğal gıda ile besleme şansımız zaten yok. Bu yüzden, bu endüstrilere her hâlükârda dünyanın ihtiyacı var, en azından insanların aklı başına gelip, bu durumu dönüştürene kadar… Bana göre, gıda endüstrisi, refah ülkelerindeki insanların daha çok yemesi için değil, dünyanın aç nüfusunu beslemek için çalışmalı… Tabii çok daha etik üretim felsefelerini benimseyen bir sistem kurulması gerekiyor bunun için, yani yepyeni bir dünya düzeninden bahsediyorum… Endüstriyi dengeleyebilmek için, tarım toplumuna dönüş gerekiyor ki bu akım hali hazırda başlamış durumda… Bizim hikayemiz mesela, buna bir örnektir.

Az Ye, İyi Ye…

Diğer yandan, iyi gıdanın maliyetinin her geçen gün artmakta olması, bize bir sinyal veriyor. Peki nedir o sinyal? Daha az ve öz yemek zorundayız. Öz derken, ben de paketli ve işlem görmüş gıdadan mümkün olduğunca uzak durulması gerekliliğini görüyorum. Ama tamamen uzak durmak hem maliyet; hem de pratiklik açısından çok kolay değil… Tarım toplumuna dönüş iyi gıdanın yüksek maliyetini zaman içinde biraz dengeleyebilir belki, ama bunun olabilmesi için çok daha hızlı bir dönüşüm gerekli gibi duruyor. İnsanoğlu beslenme konusunda bir denge kurmak, beslenmeyi yeniden tanımlamak zorunda… Eğer bunu yapmasak, bizden sonraki nesillerin en büyük problemi su, ikinci en büyük problemi de gıda olacak…

Ne Yapabiliriz?

Torunlarımızı (daha tanımasak da) seviyor muyuz? O zaman dönüşümü destekleyelim. En basitinden, belediyenize çöpleri ayrıştırması için baskı yapın, kağıtları, camları ayrıştırın, ikisini de toplayan var; şehirlerde ya da köylerde tarımı destekleyin; plastik olduğunu bildiğiniz yiyecekleri hayatınızdan çıkarın; yerine doğalını koyun; üretin eminim üretebileceğiniz güzel birşeyler vardır. Böyle kendinizi çok daha iyi hissedeceksiniz, zararı azaltacak ve zaten kaçınılmaz olan değişimin parçası olacaksınız…

Sevgiyle,

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlendi *